[KAYGAN HAYAT OLUŞUMU ALTINDAKİ BU DERGİ VEYA FANZİN - SİZ HER NE DERSENİZ - 31 ÇEKEN HER AYIN 31’İN DE MÜMKÜN OLDUĞUNCA KAYGANHAYAT.BLOGSPOT.COM ADRESİ ÜZERİNDEN YAYIMLANACAKTIR.
BU METİNLER TOPLULUĞUNUN ELLE TUTULUR HALİNİ TEMİN EDEBİLMEK ARTIK İMKANSIZDIR. ÇÜNKÜ BU FMT, 31 OCAK 2013 PERŞEMBE GÜNÜ SON SAYISI İLE TARİHİN İĞRENÇ, KANLI SAYFALARI ARASINDA KAYBOLACAKTIR.]
1
Denizden gelen bir şeyler var bu hayatta insana
Akit ve elmaslar, sanki bizi yolumuzdan çıkaran bir şeyler
var
Coşkunluklar, parlamalar, esrime
Beynimiz, kalbimiz, akciğerlerimiz, karaciğerlerimiz,
böbreklerimiz, parmak uçlarımız ve belki gözlerimiz
Niyetlerimiz mi bizi yönlendiren, amaçlarımız uğruna yaktıklarımız
mı bizim dumana dönüşen vicdanımız veya ne
Yırtıldı sanki gömleğim ve içimden göklere yükseldi edebi benliğim
Göt yüzünden gelen bir şeyler var ve biz onları görebilmek
için çabalarken onlar bize dokunmak için parmak uçlarını bizlere uzatmışlar ve
her dokunuşlarında ve her dokunuşlarında ve her dokunuşlarında
Bizimle yolda yürüyen sen değilsin, o değil, ben değilim
Kendimle yalnız olmam gerekiyor veya gerekmiyor ama hislerim
beni sürüklüyor, kayboldum ve acı çekiyorum
Dehlizlerden çıkan şeytani ruhlar adına sesleniyoruz sana ve
diyoruz ki, o güzel kulaklarının içindeki kulak kirlerini aşarak ve çarparak,
yosun bağlamış olan kulak zarına: “Hayat o kadar anlamsız ki o anlamı aramak
yerine, sana vaat edilen hayatı yaşa ve herkes gibi kaybol.”
Hayat ne kadar anlamsızsa mıdır yaşamımız o kadar mıdır
anlamlı veya yaşamımızı ne yapar anlamlı ki hayattan zevk almaya başlamak ve
mutluluk
Dalgaları aşmak için ya onları yaracak gücün olacak ya da
onların boşluklarını kollayacaksın ki hasar görmeden geçip gidebilesin.
2
Duman üflemek üzerine konuşulduğu zaman veya duman çekmek
üzerine, hiç düşündünüz mü dumanla yaşadığımızı veya dumanın her daim yanımızda
olduğunu.
Duman alma vakti geldiyse eğer bu sigaradan,
Bir duman çekerim ve İstanbul’u seyre dalarım.
Dememişse de şair, deseydi gerçekten çok iyi otururdu,
sallanan koltuğuna ve dinlerdi radyosundan 1959 yılının ilk müziğini. Elinde
belki bir duble viski ve ağızının hemen kenarın bir sigara. Belki bir sigara
veya belki de bir cigara.
3
A
Nedenlerimizi bulamadığımız için sanırım bir oradan bir
oraya sürüklenip duruyoruz, bu hayatın içinde ama nedenlerimizi bilseydik de ne
kadar eğlenceli olurdu yaşantımız bunu da sormak mı lazım, emin değilim.
Tiyatrocular; sanat ve halk için varlar, mimarlar; yaşam
şartlarımızın iyileşmesi ve insanlık için varlar, kasaplar; ekosistemin
döngüsel devamı ve insanlar için varlar ama bir tiyatrocu tiyatro için mi
yaşıyor, onun nedeni bu mu, başka bir nedeni olamaz mı? Bir mimar veya kasap
içinde geçerli bu soru veya bir ortodontist için de geçerli veya bir yazar veya
bir okuyucu içinde geçerli. Biz bunların nedenlerini karşılamak için mi varız?
Dünyanın neresine katkıda bulunmak için var olduğumuzu mu, yoksa dini kitaplarda
belirtilen sonunu getirmek için mi Dünyanın biz insanlar varız? Bu mudur yani?
Oradan oraya sürüklenmişimdir hep, yaşama amacımı ararken.
Ben hala bir göt taşı gibi oradan oraya uçuyorum ve bir gün
herhangi bir gezegenin yörüngesine veya atmosferine girmekten kendimi
alamayacak ve yere toslayacağım. Bu toslama ile en ufak parçalarıma ayılıp, tos
toprak olacağım. Bir gün yağmur yağacak ve ben iyice ayrışacağım, denizlere
veya göllere karışacağım - eğer o gezegende nehirler, göller, akarsular ve
denizler varsa; hatta en önemlisi, her şeyin başı su varsa.
Bulamaç olmuş, bir balçık misali denizin dibindeyken bir
göktaşı düşecek tepeme ve ben moleküllerimin reaksiyona uğraması ve
radyoaktivite sonucu değişime uğrayarak, iyice ve iyi ki yok olacağım.
Sanırım bir göt taşı olarak Dünyaya - gezegeni Dünya olarak
düşünürsek - geldim, hayatın zorlu şartlarında ayakta kalmaya çalıştım; belki
biraz değiştim ama yine de yok olmamaya çalıştım ama zamana meydan okumak
imkânsız ve o an geldi ve öldüm, yok oldum.
B
Nerelerden geldiniz, nerelere gidiyorsunuz veya niye
gidiyorsunuz? Kalın burada, oturun, kurulun koltuğunuza, açın biranızı,
şöminenin çatırtısında ve o hafifletilmiş aydınlıkta.
Hayatın tadını çıkarmadıktan sonra yaşamanın ne anlamı var
be!
Bu gün bitti ve bu gün 18.08.2012 ve şu an yanımda bir bira
var ama maalesef sigaram yok, olsa da içemem. Saat 23.35.
Keyifler gıcır, kulaklarım cızırdıyor, uzun zamandır
giremediğim uhrevi duygulara girdim bu gece ve yazıyorum. Hayatın anlamı bu
mudur? Benim için mümkün…
- Ben niye bu kadar yalnızım ya!
- Çok sıkıldım ben ya!
- Nereye sıkıldı?
- Metro.
- THE AND -
4
‘Bir gün bir bakmışsın ve aslında yokmuşsun.’
Deniz durgundu bu sabah ve her sabah ama benim fark etmem
uzun zaman aldı. Fark edebildiğimde artık her şey için çok geçti ama uğraştım,
olmadı. Olmamasının nedeni artık çok geç olmasıydı.
Terk etti.
Onu seviyordum ama işime âşıktım. Her gün özenle hazırlanıp
işe giderdim, yıl dönümlerine gösteremediğim özeni işe her gün giderken
gösteriyordum. Şirketin hiçte gözde bir elemanı değildim, patronun oğluydum.
Evet, babam parayla oynayan kişiydi ve hiçbir derdim yoktu ama çalışmayı seviyordum
veya çalışma ortamını demek daha doğru olur.
Anladığını anlamamam benim sonumu getirdi, yoksa önlemimi
alırdım. Hayır, ayrılırdım.
Her gün yanından geçtiğim denizi nasılda fark edememişim
bunca zamandır? Tıpkı onu gözleri gibi, tıpkı o gibi kokuyor ve…
Zengin ve şımarık çocuk, hep yalnızlık mı var bu hayatın
sonunda? Herkesi kaybettim; arkadaşlarımı, sevgililerimi, kardeşimi ve annemi.
Gökyüzüne bakıyorum da, ne kadar engin bir boşluk ve biz ne
kadar küçük yaratıklarız. Aşkı, sevgiyi kaldırabilecek bu gücü kendimizde, bu
aciz bedenimizde nasıl bulabiliyoruz?
Sevgilim, senin değerini anlamam için üç yıl geçmesi ve bu
üç yılı boş yere geçirmek…
Derinliklerde harikalar yatıyor, denizin dibinden yaşam
fışkırıyor. Biz insanlardan bir yaşam fışkırıyor. Geleceğe bir adım atıyoruz ve
her attığımız adım bizi daha da derinlere götürüyor.
Yeni öğrendim bebeğim, senden özür dilerim. Geleceğe bir
adım atacağımızı yeni öğrendim ve çok heyecanlandım. Baba olacağım ve sende
güzel yavrumun annesi. Beraber büyüteceğimiz, harika bir varlık geliyor, senin
o harika derinliklerinden.
Çok düşündüm…
Ben bu zengin ve şımarık çocuğu rafa kaldırabilir miyim
diye, evimin babası olabilir miyim diye. Evet, olabilirim. Adam gibi çalışıp,
babamın eteği altından çıkabilirim - etek mi, mecazi olarak yani. Evime,
aileme, çocuğuma bakabilirim.
Bebeğim, bir tanem; seni bir daha asla aldatmayacağıma,
seninle beraberken sorumluluk alarak ailemin babası olacağıma, çocuğuma harika
bir baba olacağıma, her gece bir kulübe gitmeyeceğime ve senin için artık
zengin, şımarık bir çocuk gibi davranmayacağıma söz veririm.
Çok ama çok düşündüm…
Beni terk ettin, bana düzelmem için şans verdin, “Ya adam ol
ya da defol!” dedin. Zamanımı düşünerek ve bazı kararlar alarak geçirdim ve
sana bunu yazdım. Belki beni affetmişsindir veya bu sözler senin için hiçbir
anlam ifade etmiyordur.
UMRUMDA DEĞİL!
5
Öldüğümü fark ettiğimde 13 yaşındaydım. Daha çok genç ve
yaşlıydım. Gençtim çünkü daha pompaya çıkamamıştım, yaşlıydım çünkü ailemin tüm
sorumluluğu 8 yaşımdan beri omuzlarımdan inmemişti.
Babam evi terk ettiğinde 4 yaşındaydım ve 2 kız kardeş, bir
anne ve ben evde, tek odalı bir evde yapayalnız kalmıştık. Annem evlere
temizliğe giderken ben büyümeye çalışıyordum, komşuların kucağında. Hiç birini
sevmezdim; hem onlara muhtaçtık, hem de ailemiz hakkında çok konuşurlardı.
8 yaşına gelince mendil satarak geçinmeye çalıştım.
Geçinemedik. İş öğrenmem gerekiyordu ve öğrenebileceğim tek yer sokaklardı. 1
veya 2 ay sokaklarda yaşadım.
Bizden daha beter insanlar olduğunu gördüm. Evsiz, ailesiz
ve umutsuz… Hepsiyle yaşadım, onların hayatını. Bana çalmayı öğrettiler.
Yakalanmaktan çok korkar olmuştum.
10 yaşıma gireli 5 gün olmuştu. Sokaklarda turluyordum,
İstiklal’de. Kalabalık o saatlerde ve aslında her saat neredeyse kalabalık. Bir
salağın cüzdanını arakladım. İçinden iyi bir miktar para çıktı ama birde rozet.
Herif polis çıktı ve ben o gün bu işin sonunda yakalanırsam aileme kim bakacak
diye düşünmeye başlamıştım.
Doğru dürüst yaşayamaz olmuştum. İçiyordum, ne bulursam onu
içiyordum. Daha 10 yaşındaki bir çocuk içkiye alışmıştı. Sokaklarda çok hal
görmüştüm ama çokça da rezillik kapmıştım. Annem çok üzülüyordu bu halime, kız
kardeşlerim okuyor ve ben içiyordum. Annem her gün ağlıyordu, dayanamıyordum
artık.
Artık bir büfede çalışıyordum. Karnımı ve karınlarını
doyuracak parayı kazanıyordum ama bağımlıydım. Gün içinde içemediğim için
geceleri içiyor ve annemi ve kardeşlerimi kırıp, parçalıyordum. Aile iyice
dağılmıştı. Ben de. Sanırım son günlerimi yaşıyordum artık.
12 yaşımdaydım ve hayattan yorulmuştum. Bitsin istiyordum
her şey. Bu çileli yaşam, annemin ağlamaları, kız kardeşlerimiz bana olan
öfkesi ve babama olan sevgim.
O gece oradan geçmeseydim ölmeyecektim.
Büfeden çıkmış yürüyordum, sokağın birinde. Elimde votka
şişesi. Sesler dudum, oraya yöneldim ve gözlerimi açtığımda 13 yaşındaydım.
13 yaşında anladım öldüğümü. Yaşamıyor ve yaşlanmıyordum
artık.
1 sene koma ve sonunda ölüm. Kısa ama öz bir hikâye…
KİTAP TANITIMI
“Şimdi Jack, Louanne, ikinizin de bütün kıyafetlerinizi
çıkarmanızı --- kıyafet kadar saçma bir şey olabilir mi --- ve göbeklerinizi
benimle beraber güneşlendirmenizi istiyorum. Hadi!”
Batıya, güneşe doğru gidiyorduk; ışıkları ön camdan içeri
giriyordu.
“Biz ona doğru giderken açın göbeğinizi.”
Louanne üzerindekilerin hepsini çıkardı; oyunbozanlık
yapmamaya karar vererek ben de aynısını yaptım.
Ön koltukta oturuyorduk. Louanne nemlendirici kremini
çıkardı ve eğlence olsun diye sürdü bize. Arada sırada kocaman bir kamyon
yanımızdan geçip gidiyordu: yüksekte oturan şöför içere iki çıplak adamla
oturan, çıplak, fıstık gibi sarışını bir an için görüyordu: arka pencereden,
kaybolup giderken yoldan çıktıklarını görebilirdiniz.
YOLDA (On The Road) - Jack KEROUAC (Ayrıntı Yayınları -
Orijinal Rulo, Sayfa: 202)
6
YALNIZ BİR
ADAMIN YALNIZLIK HİKÂYELERİ
1
Saat
gecenin 3’ü.
Elimde
eski bir fotoğraf, üçümüzde mutluluktan gülümsüyoruz. Sağımdaki sehpada bir
kutu bira, 50 cl’lik. Ağzımda sigaram yanıyor. Ağlıyorum.
Bu gece
yeni bir yıla girdi tüm dünya ve ben hala 1991 yılının o yazındayım. Geçmişim
şu anım olalı çok oldu. Neredeyse 10 yıl…
1991
yılının yazını düşünüyorum da, ikimizde çok mutluyduk. Her gün bir yerlere
gidiyor ve eğlenmek için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Bir gün evde
oturuyorduk, Modadaki çatı katında. O kitap okuyordu, kitabın adını
hatırlayamıyorum. Ben hem içiyor hem de radyodaki adamın konuşmasını
dinliyordum. Öğlen veya akşamüstü vakitleriydi, hep karıştırmışımdır bu iki
zaman kavramını ama artık karıştıracak bir zaman kavramım kalmadı. Artık bana
her an gece, her anım karanlık. Kitabını koltuğun üzerine koydu ve bana
dönmeden, karşıdaki evin anteninin uç noktasına bakarak veya da ben öyle
sanıyorum, “Ben hamileyim.” dedi. Yaptığım her şeyi bir kenara bırakarak ona
bakmaya başladım. Ne bir ifade vardı suratımda ne de bir söz söyleyebildim. Boş
boş suratına bakıyordum. Bana döndü bu sefer, sanırım yüzümün girdiği şekli
görmek için. “İstemiyorsan aldırırım ama onu çok merak ediyorum.” dedi ve
“Hayır, onu aldırmayacağım ama istemiyorsan… Yani istersen ayrılabiliriz.” diye
devam etti. “Hep bir kızım olsun istedim.” dedim koltukta arkama yaslanarak.
Bana bakıyordu ama bir merak ifadesi vardı yüzünde. “Ama ona nasıl bakacağız?
Biliyorsun kitaplarım satmıyor.” dedim. “Ben işe yaramaz bir adamım, benden
yazar olmadı baba nasıl olacağım?”. Yanıma gelmek için oturduğu koltuğun ucuna
kadar geldi ve kalktı, yanıma oturdu. Bana o kadar yaklaşmıştı ki beni
öpeceğini sanıyordum ama o iki eli ile kafamı arasına aldı ellerinin, “Senden
yazar oldu ama yayımcılar yayımcı değil ve senden harika bir baba olacak. Bunu
hissediyorum.” dedi.
“Sen
onun kahramanı olacaksın.”
Ben
onun kahramanı olmuştum ama o kahraman kendine acıyan ve aslında ailesine
bakabilen ama bunu bir türlü anlamayan salak bir adamdı.
O gece
bu güzel haberi kutlamak için yemeğe çıktık, birkaç arkadaşla beraber. Gecemiz
harika gidiyordu. Espriler havada uçuşuyor, anıları olan kardeşlerimiz
anılarından bize dersler veriyordu. Eve döndüğümüzde hemen yattık ama
uyuyamıyordum. Onu koruyabileceğimden şüpheliydim ve korkuyordum.
Bebeğim
uyuyordu. Ben yavaşça kalktım ve onu uyandırmamaya çalışarak salona geçtim.
Koltuğuma oturdum ve gelecekteki beni düşünerek içmeye başladım.
Hayatımda
ilk defa geleceği düşünüyor ve korkuyordum gelecekten ama içimde çok büyükte
bir heyecan vardı. Ona sarıldığımı ve teninin kokusunu içime çektiğimi
düşündükçe suratıma kocaman bir gülümseme yayılıyordu. Her zaman yaptığım gibi
son kararımı vermiştim, “Onu istiyorum ve onun için her şeyi yaparım.” dedim
kendi kendime.
Bebeğim
sabah olduğunda beni yanında bulamayınca korkmuş ama salona geldiğinde
yüzümdeki koca gülümsememle beni uyur, pardon sızmış halde bulunca yanıma
gelip, beni öpmüş ve uyandığımda bana sarılmış yanımda yatıyordu. Bebek
ortamızda kalmıştı…
7
Samur mu?
Su samuru, samur oldu.
Çamurda hamur oldu.
Kuma düştü,
Kâmuran oldu.
Yamuk yumuk bir yağmur oldu,
yağdı suya karıştı.
Tekrar su samuru, samur
oldu.
Bir Cinsellik Şiiri
Yumurtalar sarardı, soldu
Yarak boynunu büktü veya eğdi
Kolay Gelsin!!!
Taşaklar büzüldü ve
kıllar döküldü
Sikimden salgılanan öz suyu
kesildi
Sanırım benim işim bitti.
8
 |
29.09.’012 - 30.09.’012
Cumartesi Gecesi
|
Radyopromiel.com Açılış Partisi gereği bol
içkili bir parti ve masraflı da, yaptık.
Gecenin açılışını 35’ Yeni Rakı ile yaptık.
Kasımpaşa Fenerbahçe’ye 2 çaktıktan sonra türkülerle coştuk. Bu bizi kesmedi ve
kişi başı bir Tuborg Bira alarak ki tabii ki Gold, sahile gittik. İçip
dertlerimizi döktükten sonra, ya sanma öyle “Hüzünlü değilim, mizacım bu!”, bu
biranın bize yetmediğine kanaat getirerek gidip bir triple daha çektik, yine
ilk durağımızda ve türkülerimizle beraber.
Bu da çektirmedi, “Bakma öyle hüzünlü değilim,
mizacım böyle!” dedikten sonra kalkıp oradan bir üçleme daha yapmak için
yeniden ve yine Tuborg Gold Biralarımızı, çikolatalarımızı ve çekirdeğimizi
alarak yolculuğumuza başladık.
Çürük bir SGK* bulana kadar oturduk, yürüdük,
konuştuk, bağırdık ve belki haykırdık. Sonunda mekânımıza geldiğimizde oturduk,
tabii ki de oturmak için SGK’ya tırmandık önce. İçtik ve üşüdük, içtik ve
üşüdük.
*SGK: Sahil Güvenlik Kulesi
9
Yürüdüm hep!
Bir şeyleri bulmak için
yürüdüm, zevk uğruna yürüdüm, takip etmek için yürüdüm, ulaşmak için yürüdüm.
Ama hep yürüdüm!
Baktım da!
Yürürken hep baktım.
Evlere baktım, havaya baktım, insanlara baktım, çocuklara baktım, kadınlara
baktım, kızlara baktım, erkeklere baktım, adamlara baktım, gaylere baktım,
travestilere baktım, lezbiyenlere baktım, pezevenklere baktım, orospulara
baktım, böceklere baktım, havlayan köpeklere baktım, miyavlayan kediye baktım,
uçan kuşa, gıdıklayan tavuğa baktım, aynaya baktım ve “Hay, tipimi sikim.”
dedim. Otobüse, taksiye, minibüse, dolmuşa, uçağa, tramvaya baktım, tüm sonu
‘-hane’ ile biten mekânlara baktım. Ama hem yürüdüm hem baktım.
“okuyan mı Gezen mi
Bilir?”
diye sorarlar ya, Gezen
tabii ki de.
Gezen sabit okumuşların
mekânlarına gider ve o, okumuşlardan öğrenir ve düşün bakalım daha çok eben mi
bilir, kim bilir
Kim bilir?