10 Mayıs 2013 Cuma

NOT FUN 3. SAYI AÇIKLAMASI

En son 2. Sayı ile birlikte NOT FUN Fanzine'ye bir anlam yüklemeye çalıştım ama bu anlam yükleme işi, benden çok duygu ve enerji götürdü. Bu nedenle, standart düzene geri döndüm ve 'BARDAN ADAM' adlı gereğinden uzun hikayemin yeni versiyonu ile tekrar başlıyorum.

Bu sayıda;

  • BARDAN ADAM
  • mİNİK HİKAYE
  • REKLAMLAR
  • Şu an için başlıksız yazılar
var.


K-İyi geceler sayın dinleyenler, burası Kent Fm-Yenice Sütüdyoları! Değerli dostum M.A. ve ben, K.Ç. her Pazartesi, Salı ve Perşembe olduğu gibi yine sizinle birlikteyiz…
M- Öf! Çok dertliyim Amir.
K- Hayırdır inşallah?
M- Ben bu adamı anlamıyorum.
K- Bende de oluyor bazen.
M- Fanzine diyor! Fanzine ne ki?
K- Bizim ‘Gerdogan’da çıkarıyormuş ama bende tam olarak bilmiyorum.


Fanzin
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Fanzin, İngilizce FANatic ve magaZINE kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşturulan finansal kaynaklardan ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif bir basılı materyaldir. Farklı yöntemlerle çoğaltılan örnekleri olmakla beraber genellikle fotokopi aracılığı ile çoğaltılarak, satış amacı güdülmeden dağıtılan yayınlardır. Dergiden (Süreli yayınlardan) ayrı olarak, süresi belirsiz olarak çıkar ve daha amatörce hazırlanır.
Türkçede "Fanzin" olarak kullanılan "fanzine", genelde belirli bir konu üzerine işlenen yapıtlardan (yazı, resim, fotoğraf, karikatür, vb.) oluştuğu gibi, değişik ve çeşitli konuların yapıtlarının da bir araya gelmesiyle oluşabilir. Her türlü materyal kullanılarak oluşturulabilen fanzinler tek sayfalık olabileceği gibi birbirine zımbalanmış, iğnelenmiş çok sayıda sayfadan da oluşabilir. Geleneksel olarak el yazısı, daktilo, kolaj, çizim gibi farklı elementlerden oluşur.
Fanzinlerin geçtiğimiz yıllara kıyasla sayıları gitgide azalmaktadır. Bunun en önemli sebebi ise teknolojinin gelişmesi ve internet gibi bir platformun gelişmesi ve yaygınlaşmasıdır. Blog, e-zine gibi elektronik yayınlar gitgide popülerleşmektedir.

17 Nisan 2013 Çarşamba

NOT FUN - 1 *İçeriksizdir


SİZE, BİR TOMAR KÂĞIT VERDİM…


NOT FUN,
boktan bir edebiyat anlayışı olan, içindeki resimleri İnternetten bulduktan sonra üzerinde oynama yaparak kendince düzenleyen ve sizlere sunan veya sunmayıp zorla elinize tutuşturan, boktan bir edebiyat anlayışı olan - demiş miydim? - öyle bir Fanzin işte…
Sadece benim yazılarım varsa da içinde, muhakkak özenti işlerim de vardır. Erol’a ve bana göre en iyi yaptığım şey bu sanırım. Özenti ve çalmak…



BARDAN ADAM*

1


İçeri girdim. Yine her zamanki iskemleme geçtim ve oturdum. Oturmak dışında bir iskemlede ne yapılabilir ki başka?

Her zaman ki gibi bir viski istedim. Jack, kendi karışımını hazırlamak için verdiğim parayı, tezgâhtan aldı. Aslında bu her zaman olacak bir şey de değildi. Biraz su, limon ve viski, işte hazır. Jack viskimi verdi ve rutin işlerine geri döndü. Bardakları kurulamak, diğer müşterilerle ilgilenmek ve kimse dinlemediği halde, karısının dır dırlarından yakınmak.

Arada bir ona bakıyor ve, "Evet, haklısın eski dostum." diyordum. Neden bahsettiğinden haberim bile yoktu. Oda biliyordu sanırım, onu dinlemediğimi. Arada bir küfür ediyordu, kime veya neye ettiğini hiç bilemedim.

Yine aynı ve hep aynı olacak bir günün sonunda, işten çıkmış ve yürüyordum.

Çok boktan bir işte çalışıyor ve hiç keyif almıyordum. Biran önce bitse de bara gitsem tarzında bir boş vermişlik hali ile çalışıyordum. Çalıştığım yer; kalıplara, eritilmiş plastik sıvılarını boşaltıp onları plastik kasalara çeviriyordu. Şu, içlerine bira, Cola ve benzeri şişeleri koydukları plastik kasalar var ya, işte onlardan. Onlar sertleşiyor ve gidecekleri yerlere kamyonlarla götürülüyordu. Bu kasaları kamyonlara yükleyen salaklar da, bizlerdik. Her bir boku makinalar yapıyordu ama yükleme işini bizim gibi salaklar. Vardiyalı sisteme göre öğlen 2'de başlayan işim, gece 1'de bitiyordu. Koşar acele bara giriyor ve her zamanki iskemleme oturuyordum, barın sonundakine. Buradan herkesi görebiliyordum. Ayyaşlar Takımı, 19'luk çıtırları yatağa atmak için uğraşan Ken, Bayan Marry ve her seferinde değişen müşteriler. Nettiler ve beni eğlendiren tek şeydiler. Hepsini inceliyordum.

Özellikle Ayyaşlar Takımı'nı. Onlara bu adı ben verim. Liderleri Mike hariç, her gün başka başka adamlar katılıyordu bu gruba ve eskileri çok nadir görüyor oluyordum, günler geçtikçe. Bu adamlar, ülkenin geleceği hakkında konuşmayı çok severlerdi. Gelecekte şöyle olacak, hayır böyle olacak tarzında konuşurlar ve konuşurken durmadan içerlerdi. Mike onlara yön verir ve konuşmanın gidişatını takip ederdi. Bazen kavga edecek kadar kızışırdı ortalık ve Mike hemen araya girerek, "Kavga mı edeceksiniz? Önce benimle dışarıda kapışmanız gerekecek beyler. Teke tek! Ve daha sonra ne bok yiyecekseniz yiyin ama beni dövemezseniz, sizi ben döverim..." derdi veya buna benzer bir şey işte. Kimsenin daha bu öneriyi kabul ettiğini görmedim. Mike eski boksördü ve çıplak el dövüşlere katılırdı. İki kez maçlarını izleme imkânım olmuştu. Bir keresinde rakibini iki yumrukla nakavt etmişti. İki yumruk... Düşünebiliyor musunuz?

Ken, 25 ya da 30 yaşlarında bir herifti, pezevenkti. Gerçek anlamda bir pezevenkti. Kadın pazarlayarak geçinirdi ve en sevmediği özelliğinin 19 yaşındaki kızlara olan zaafı olduğunu hep dile getirirdi. Aslında dile getirmesine gerek yoktu, çünkü ne zaman onu barda görsem, yanında 19'luk bir piliçle bir şeyler içiyor olurdu. Genelde şarap veya bira takılıyorlardı. Kızlar eğer daha yeni yeni orospuluğa başlamışlarsa ki günümüzde orospuluk kavramı biraz değişti, bira içiyorlardı ama eğer rütbeli orospulardan yakalamışsa Mike, bunlara şarap söylüyordu. Mike'ın hayatını orospular oluşturuyordu kısaca.

Bayan Marry, neden burada ve bunca işe yaramaz adamın arasında ne işi var bir türlü anlayamadım. Benim gibi viskiciydi ve bazen de votka içerdi. Bir sorunu varmış gibi görünüyordu ama ne olduğunu bir türlü anlayamadım. Bir keresinde masasına oturup, "Marry, bir şeye canın mı sıkıldı?" deme girişiminde bulundum ve verdiği cevap, suratıma atılmış bir bardak buzlu votka oldu. Buzsuz olsaydı belki sindirebilirdim ama buzlar canımı yaktı. Kübik, sudan oluşan kristaller yüzüme hızla çarpınca ve soğuk, canım anlatılmaz derecede yandı veya o, bardağı geri çektiğinde anladığım sona o kadar kendimi hazırlamış ve buzlar yüzüme 1 saniyelik uzaklıktayken canımın yanacağına kendimi şartlamıştım ki, yandı. Sinirle ve küfrederek kalktım, masasından. Bir sigara yakıp yerime, iskemleme oturdum.

Jack ise hep oradaydı. Gündüzleri kapalıydı ve gece, son müşteri gidene kadar açıktı. Birçok kez, beraber kapadık barı. Evliydi.  Karısını çok severdi ama karısının dır dırını hiç sevmezdi. Karısı çocuk istiyordu ve Jack çocuklardan nefret ediyordu. Hatırladığım kadarıyla, 20 yaşındayken annesi ölen Jack'in babası genç bir kadınla evlenip ondan çocuk yapınca, Jack'in tüm dünyası alt üst olmuş. Bu nedenle de çocuklardan nefret etmeye başlamış. Karısı bunu biliyor olmasına rağmen her defasında bu adamı çıldırtmayı beceriyor. Belki de Jack'i çıldırtmayı seviyor. Çünkü ikisi de ayrılığı hiç düşünmüyor. Bir keresinde, "Jack, bunu çekmek zorunda değilsin. Biliyorsun değil mi?" dedim ve bana, "Biz birbirimizi seviyoruz. Sadece ikimizin de bazı konularda istekleri var." demişti. Konu aynıydı ama istekler farklıydı, anladığım kadarıyla.

En son yürüyorum demiştim, değil mi? Evet evet! Yolda yürürken, barın önünde çok tanıdık ama bir o kadarda tanımadık birini seçiyordu gözlerim. Eski bir dostum vardı. Onu kandırmıştım. Benden tüm bağlarını kopardı, bu nedenle. Herkes, bu nedenle tüm bağlarını benden kopardı. Ailem, dostlarım, tüm tanıdıklarım... O zamanlar gençtim. Şimdi de öyleyim, 30 yaşındayım. O zamanlar hayat tarzım gereğince alkol ve sigara kullanıyordum. Bunlar, gün geçtikçe bana zarar veriyordu. Çünkü gerçekten aşırı miktarlarda içiyor ve soluyordum. Ailemle birçok kavga ettim, bu nedenle. Dostlarım beni anlayamadı, bana hep bu alışkanlıklarımdan kurtulabileceğimi söyleyip durdular ama hiç bana sormuyorlardı, kimse bana sormadı, ‘Kurtulmak istiyor musun?’ diye. Sonun da sıkıldım bunca insandan ve hepsine, herkese yalan söyledim. İlk başta azaltacağım diye kandırdım, sonra onların yanında fazla kötü alışkanlıklarımla görünmemeye çalıştım ve en sonunda onlardan kopmaya başladım. Ben kopmaya başlayınca, özellikle ailem şüphelenmeye başladı ve sonunda herkese, her şeyi açıklamak zorunda kaldım.
“Ben hiçbir zaman alkolü ve sigarayı bırakmadım. Yazmam veya üretebilmem için bu maddeleri ve daha da ağırlarını almam lazım. Ben bu şekilde para kazanabiliyorum ama siz okulunuzda, keyfiniz rahat…” Bu konuşmadan sonra evi, ailemi, dostlarımı ve aşklarımı terk ettim. Kayboldum! Ortalıktan elimi eteğimi çektim. Kimsenin beni bulamaması için çok çaba sarf ettim ve şimdi o, gerçekten barın önünde durmuş, beni mi bekliyor? Yok artık!

Yanından hızla geçtim o adamın. Eğer o ise bile, beni tanımayacaktı. Çünkü o zamana göre saçı sakalı uzatmış, iyice kendimi salmıştım. Şans! Tanıdı! Arkamdan, "John! John! Harry John!" diye bağırdı. Duyumsamazlıktan geldim, ta ki barın içine girdiğim ana kadar. Barın içine girdiğimde de arkamdan seslenince, Jack bana bir bakış attı ve Mike arkamdan, "Harry, arkadaş sana sesleniyor." diye seslenince. Benim duyumsamazlıktan gelme numaram yerin dibine girdi. Arkamı dönüp, "19'luk çıtırını sikeyim Mike!" dedim. Mike şaşkın şaşkın suratıma bakıyordu ki Jack, "John, bu adam seni 3 saattir bekliyor." dedi. "Ne istiyorsun?" dedim adamı yan tabureme oturtarak. Benim ki dışında hepsi tabureydi. "Seni uzun süredir arıyordum." dedi. "Buldun sonunda. Şimdi gidebilirsin." Bana baktı ve, "Seni bunca süre arayıp bulduktan sonra asla bırakmam." dedi. "Siktir git!" dedim. Öfkeyle kalktı, "Seni bu pisliğin içinden kurtarmak için geldim ama senin bana yaptığına bak! Suç bende, senin gibi lanet bir herifi bunca zaman aramakla ne kadar büyük bir hata yaptığımın farkına vardım..." derken, "Hala burada mısın?" dedim. Baktı ve gitti.

*Bardan Adam hikayesi, hayatta kaybetmiş bir adamın hikayesi. Biraz değişiklik gerekiyordu ve değişik iyi oldu. Hikaye sağlamlaştı ve bu arada, ‘BARDAN ADAM’ başlığı altında, KADIKÖY’de bir bar gördüm ve Aklın Yolu BEER



minik HİKAYE…

 “Kale-Lüferine de sokacağım, sana da sokacağım şimdi.” lafını, “Kale-Lüferler söndü. Öyle oturmayacaksın her halde, değil mi?” tarzındaki salakça sorusuna karşı söyledim. İstediğim gibi otururum lan!
“Siktir git!” dedim, bağıra bağıra. “Küfretme lan burada!” diye bir ciyaklama duydum. Etrafıma bakındım ama kimse yoktu. Meğer kız altımdaymış, göremedim.
Yapı Kredi’nin üst katından aşağıya inen merdiven boşluğunda, merdivenlerin mermer tablalarına oturmuştu ve ağlıyordu. Yanından yürüyüp geçtim. “Ebeni sikim, git başka yerde ağla lan, orospu!” diye bir ses duydum. Genel evin sahibi, çok mu terbiyeliyim, pezevengi, hayır bu kadın sesiydi, maması, hala çok terbiyeliyim, baş orospusu… Hay amına koyayım, ne diyeceğimi unuttum. Neyse, sonuçta kızı alıp eve götürdüm. Yoksa o mu beni eve götürdü?
O gecenin dünü… “Ne istiyordun benden lan? Ne istiyordun, amına koyayım?” diye sordum karıya. “Biraz sevgi, biraz saygı ama en çok para lan!” dedi. “Al lan! Her şeyim senin olsun…” demekle beraber soyundum, çırılçıplak.
Yatak odasına geçtik. Soyundu. Yatağa girdi. Onu izledim. Tuvalete gittim. Klozete oturdum. Sıçtım…
İçeri girdi ve bağırmaya başladı. “Allah belanı versin! Hem de benim yatağımda. Kim lan bu orospu?” diye girdi lafa. “Hangi orospu? Ha, o mu? Karım olur kendileri.” dedim. Kapıyı vurdu çıktı gitti. Bağırdım. “Siktir git!” diye. “Burada küfretme, amına koyayım.” dedi. Kız altımdan çıktı ve merdivenlerde, çıplak ağlamaya başladı. Yanından geçtim, umurumda değildi.
Çoraplarım ıslandı. Eve gidince, Kale-Lüferde kurutayım…
Ben yazdım.
Ben mi kimim?
 
Sana ne LAN!!!



Benim Gözümden

NEAL CASSADY
 



Neal Cassady, Jack Kerouac ve Allen Ginsberg ile tanıştığı gün, yeni bir kafanın içine girmişti veya en azından girmesi gerekiyordu.
Her şeyin ötesinde, genç yaşında birçok şey yaşamıştı. Araba çalmaktan hapse girmişti, babasını yolda kaybetmişti, annesi onları terk etmişti...
Neal Cassady, Jack Kerouac ile yola çıktığı zaman gerçekten mutluydu. En azından mutlu olduğu yansıtılmıştı, kitaplarda.
 Yol, değişik yerler ve değişik kızlar ve değişik oğlanlar demekti. Tüm jenerasyon yoldaydı. Allen Ginsberg, Neal Cassady, Jack Kerouac ve sanmıyorum ki Willia S. Burroughs - bu herif evinden dışarı çıktığında, benim bildiğim sadece bahis oynar ve malını alırdı.

 

Neal’in birçok kızı vardı. LuAnne vardı, Carolyn vardı, Natalie vardı ve birçok kızı daha vardı… Hepsinin ortak özelliği ise sadece Neal’e duydukları aşktı. Neal Cassady, tüm bu ve diğer kadınların hayatlarının, doğru bir biçime girmesi için ve özgürce, içlerinden geldikleri gibi yaşayabilmeleri için çok çalışmıştı. Bazen bu yaptıkları işleri yoluna koyuyordu ama bazen her şeyi alt üst ediyordu.





 

Carolyn’den çocukları vardı. Belki de bu evliliğin bu kadar uzun ve mutlu ve genelde korku içinde geçmesinin nedeni de buydu, bence. Üç küçük, savunmasız ve masum yaratık. Neal Cassady’nin genetik özelliğini taşıyan çocuklar. Belki de Neal, babasının kaybolmasından dolayı ve yaşadığı olumsuz aile ilişkileri nedeniyle, kendi çocuklarına aynı, kendi yaşadığı acıları yaşatmamak için bunca belanın içine girmişken bile, dönüp dolaşıp döndüğü yer Carolyn ve çocukları olmuştur.
Neal Cassady ve Jack Kerouac ve Allen Ginsberg ve William Burroughs, genelde uçuk bir kafa halindeydiler. Uçuk derken şunu kast ediyorum, bir maddenin etkisi altında. Jack Kerouac belki daha çok alkol kullanmışsa da bu diğerleri için basit bir şey olsa gerek. Neal Cassady ve William Burroughs, kendi otlarını kendileri yetiştiriyorlardı. Neal, bazen ot bulmak için ülkenin altını üstüne katlıyor ve yollara düşüyordu. Allen Ginsberg’i düşündüm de o kadar da aşırı uçan bir herif olduğunu sanmıyorum, bu iki adamdan - Neal ve William - sonra…


Allen; HOWL’u yazdı, Jack; ON THE ROAD’u yazdı, William bir Cut-Up üçlemesi yaptı ama Neal daha üzerinde çalıştığı kitabı, THE FIRST THIRD bitmeden bir demiryolu kenarında yatar bulundu. Hasta-haneye giderken yolda öldü…












Neal Cassady, ONE FLEW OVER THE CUCKOO’S NEST adlı kitabın sahibi ve Psychedelic akımının öncülerinden Ken Kesey ile sıkı bir arkadaşlık kurdu, en son marihuana kullanmaktan ve satmaktan - ki satmıyordu - tutuklanıp, hapsedildikten sonraki serbest hayatında. Bu adam Neal Cassady ise asla uslanmaz ve karşındaki Ken Kesey ise LSD partileri kaçınılmazdır.
Ken Kesey, BEAT GENERATION’ını en önemli adamlarından olan Neal Cassady’nin de rol aldığı bir film çekti. MAGIC TRIP, bir Amerikan yol belgeseli veya bir Amerikan yol gerçekliği…








 

Neal Cassady, Ken Kesey ile berbat denilebilecek zamanlar geçirdi. İyice LSD ve diğer maddelerin bağımlısı oldu, Caroly ve çocuklardan iyice koptu, artık hatırlamakta zorluk çekiyordu, iyice öfkeli biri olmuştu, cümlelerini toplayamıyordu, anlatacak çok şeyi vardı ama beceremiyor ve saçmalıyordu, beyni ölüyordu. Kitapları okursanız anlarsınız, Neal en başta aynı anda birçok işle meşgul olabiliyordu ama şimdi konuşamıyordu. Neal Cassady kaçıyordu. Polis ve federaller peşindeydi ve Neal Cassady Meksika’ya kaçmak zorumdaydı.
Neal Cassady Meksika’da, bir miktar uyuşturucu madde aldıktan sonra bir düğünde alkol alarak - ki almaması gerektiğini biliyormuş - yola çıktı. Evine mi dönüyordu, Carolyn ve çocuklara geri mi dönüyordu, aklında ne vardı Neal?


Neal, Meksika’da yakıldı ve küllerinin bir bölümü Carolyn’e ve bir bölümü diğer karısı Diana’ya - mecburi - verildi. Diana, Jack Kerouac öldükten sonra, Neal Cassady’nin küllerini, Jack’in mezarına gömmüş, diye yazıyor kitapta.



“Çok güzel, üçüncü ata oyna Di, Neal’in anısına…”
(YOLDAKİLER - Carolyn CASSADY - 6LTI : KI4KBE5 > YAYIN - sf:611 - ISBN 605 - 5532 - 51 - 4)




Yoldakiler - Carolyn CASSADY /ALTIKIRKBEŞ YAYIN


(ISBN 605 - 5532 - 51 - 4)

Yakın zamanlarda bir gazetenin yaptığı ankete göre, bu insanlar reşit olmayan bir insana tecavüz edenleri değil, bu çocuklara, benim sonumu getiren marihuana da dâhil, uyuşturucu satanlara ölüm cezası verilmesini istiyorlar, bu yüzden ben bir junky ya da marihuana kullanıcısını kınadığım kadar, çocuklarına esrar içmelerine izin vermeden önce, onların tecavüze uğramalarına seyirci kalmayı tercih edecek kadar akıl sağlığını kaybetmiş bir toplumu da suçluyorum.


BÜYÜK DUYGU AKIMI

ve

GERÇEKLİKLİ HAYAL

-Neal Cassady İçeride ve Ben Böyle Hissediyorum


Demir parmaklıklardan güneşin doğuşunu izlemek
Kuş cıvıltılarını duyup kuşları görememek
Rüzgarı hissetmek için küçük cama yaklaşmak
Yağmur damlalarının dolunay ile içeri girişini izlemek
Güveler tarafından yenen bir yatağın üzerinde uyumak
Kapağı ve suyu olmayan klozete oturup tüm gün sıçmak
Yemekleri çelik bir kaptan elin ile yemek
Sevdiğin kişilere dokunamamak
ve onları demir tellerin arasından görmeye çalışmak
Kısılıp kaldığını düşünebilecek kadar sonsuz zamanının olması
Kışın üşümemek için üzerine çektiğin
ortasında kocaman deliği ile bir bez parçası
Sigara içemediğin kadın bulamadığın tek yer
Dini inançlara sarıldığın göt kadar oda
Zorla sevdiğin bir işte çalıştırıldığın tek mekan
Geceleri bağrışları haykırışları yakarışları yalvarışları
konuşmaları susuşları küfredişleri kahkahaları kıkırdamaları
horultuları nefes alış verişlerini bir iki adım atıldığını
duyabileceğin tek kale
Eğer içerideysen dışarıyı merak edersin
Eğer dışarıdaysan içerinin amına koyayım.






ŞİİR Mİ İSTEMİŞTİNİZ AMA BEN YAZAMAM Kİ…

1.

Yağmur yağıyordu.
Sigaramın dumanı, yağmur damlaları
arasından kaçarak
yok olmanın
sonsuzluğuna ulaşıyordu.
Zihnimden geçen kelimeler bunlardı
belki ama kalbimden geçen,
denizin dalgalarının arasında
boğulup gidiyorlardı.
Soğuk havanın içinde,
elimi ısıtacak bir el aramanın
anlamsızlığı sarmıştı bedenimi.
Duman yüzümü yalıyordu
ve ardında bir yağmur
damlası bırakıyordu.

2.

Düzenin içindeki umutsuzluk
ve bunca bireysiz bireye karşı duyulan yalnızlık.
Etrafımızda bir çocuk bile aç dolanırken
bizim yediğimiz ekmek.
Saçını okşaya bileceği bir bez bebeği bile olmayan
insanlara karşılık, parklarda ve plajlarda sevişenler.
2 kuruş için götlerini kapitalizmin para babalarına
siktirenler ve kapitalizmin orospularının çocuklarının
bindiği Ferrari.
Hardword Üniversitesi Tıp mezunu doktorun, "Sigara yararlı!" demesi
bindokuzyüz bilmem kaç yılında, Hardword Üniversitesi Tıp mezunu doktorun,
"Sigara zararlı!" demesi ikibin bilmem kaç yılında.
Dinlerle savaşa sürüklenen babalar 18. veya 19. yüz yılda ve
dinlerle ölen bebekler 20. veya 21. yüz yılda.
Pornonun yasallığının ayıp, ama yasal olduğu dönem ki tecavüzler
ve pornonun yasaklığının gerekliliği tartışılırken ve
ayıplığını attığı dönem üzerinden, tecavüzler.
Otun, marihuananın, LSD'nin yasal olduğu kafa ve otun, LSD'nin,
marihuananın yasak olduğu kafa.
Savaş dönemi ölen asker,
barış dönemi ölen asker.
Ayakta alkışlanan tiyatro oyunları ve oturularak, karşısında esnenen
televizyon filmleri.
Biletleri biriktirilen konser grupları,
dağılması emin olunan gürültü grupları.
Açıldığında içi, kafası karışan saatler ve açıldığında içi
bir bokun sapı olamayan saatler.
Tırnaklarına bakıldığında anlaşılan insanlık ve tırnakları boyalı
olan, bu nedenle bir çoktan farklı olduğunu sanan insanlık.
Doğudan doğan güneş ve batıdan batan güneş.
Suyun aktığı ama yerini bulduğu nehirler ve suyun akarken yerinin
toprak mahsulü olduğuna karar veren beyin.
1954'deki dünya ve 2954'deki dünya.
Değişim, değişen binalar olsaydı dünya değişirdi ve yerinde saymak
beyinlerin değişmeden günümüze gelmesi olsaydı, şuan dünya böyle olurdu.
Böyle oldu...

3.

Gelecek!
Geçmiş!
Şimdi!
Şu an!
5 dakika sonra!
10 dakika sonra!
Yarım saat önce!
Dün!
Bugün!
Koş! Koş! Koş! koş! Koş! Koş!
Koş! Koş! koş! Koş! Koş! Koş!
Koş! koş! Koş! Koş! Koş! Koş!
koş! Koş! Koş! Koş!
Sadece! Koş! Bakma! Durma!
Eğlenme! Yaşama! Sevme! Görme!
Duyma! Koş! Kaçıyor! Geçiyor!
İstekler! Arzular! Günah!
Şehvet! Seks!
Ah!
Oh!
Ih!
Durma! Koş! Yaz! Yap! Boz! Yap! Boz! Yap!
Çalış! Durma! Koş! Telaş! Yaşama! Yaşa!
Onlar! İstekler! Talepler! Beklentiler! Bekleyişler!
Ertele! Kendin! Durma! Koş! Dünya! Dön! Durma! Bekleme!
Olmaz! Koş! Acele! Hemen!
Yaz! Çiz! Çık! Gir! Bakma! Oyalanma! Koş!
Çabuk! Geç! Kurtul! Köle! Esir!
Anlamsız koşuşturmalarla geçen yaşamından zevk mi alıyordun?
Alma! Koş! Koş! koş! koş! koş! Koş!
Durmadan koş! Beklemeden koş! Hayatının en güzel günlerinde,
sadece Koş! Bekleme, durma, yaşama! Hakkın yok! Beklentiler, istekler,
arzular, talepler...
Günah! Yazık! Boşa geçirme! Koş! Yaşama! Koş!
Gençlik! Yaşlılık! Ölüm!
Ölene kadar! Koş! koş! Koş! Koş! koş!



BU NE BÖYLE…

  

Edebiyatın sadece yazmaktan olduğunu mu söylüyorsun bana veya da anlatmak istediğin, gerçekten bu mudur?









Ben neyim ki, acaba?


Moloz yığınlarının arasındayım
ve yağmur yağıyor ama ıslanamıyorum
her şey yavaş yavaş ufalanıyor
benim gibi onlarda yok oluyor
çürüyorum…



Yine mi ŞİİR?

Sızıntıdan akan damlacıklar,
borudan süzülerek toprağa karışıyordu.
Sarı bir güneş ve
buhardan bir duvar, her yer pembe kılınmış insan kafataslarıyla doluyken
denizden çıkan sarışın çok seksiydi.
Damlacıklara takılan yapraklar
yürüyordu sanki ve yürürken çıtırtılar çıkarıyorlardı.
Her bir çıtırtı da insan, beyninin içinden birkaç milyon hücresini kaybediyor gibi hissediyor kendini
ve ölüyor her, kuru kafa tarlasında bir ölü kafaya basan çocuk.
O sarışın, seksi çocuk.

Yürümekten sıkıldığım zamanlar oluyor, bazen.
Etrafına bakmaktan yürüyemediği zamanlar oluyor, bazen.
Demirden kapılar açılmayı bekliyordu, bazen.
Açılamayan her perdenin arkasında gizemleriyle sevişen birçok insan var.
Yükseklerden inen bir melek ve o meleğin yolunmuş kanatları, bu Dünyanın büyük acımasızlığını su yüzüne çıkarıyor, bazen.
Petunyalardan sulanmış, vıcık çamurlu bir muhabbete girmişiz...

Yumurtalar Çatladıktan Sonra, Sinekler Uçamazken







15 Şubat 2013 Cuma

NOT FUN


Evet!
Sonunda yayımlayabildim. Veya daha doğrusu bastıra bildim demek olurdu.
NOT FUN, Sonunda basıldı ve dağıtıldı. Şimdi sıra hem 2. sayıyı bitirmekte, hem de Samsun dağıtımına başlamakta. 2. sayıyı İstANbullular göremeyecek maalesef. Daha sonra belki.
Hayır! Kesin daha sonra...

31 Aralık 2012 Pazartesi

SİNEK FMT 2

[KAYGAN HAYAT OLUŞUMU ALTINDAKI BU DERGI VEYA FANZIN - SIZ HER NE DERSENIZ - 31 ÇEKEN HER AYIN 31’IN DE MÜMKÜN OLDUĞUNCA KAYGANHAYAT.BLOGSPOT.COM ADRESI ÜZERINDENKI BLOG SITESINDEN YAYINLANACAKTIR. BU METINLER TOPLULUĞUNUN ELLE TUTULUR HALINI TEMIN EDEBILMEK IÇIN BANA ULAŞMANIZ YETERLI OLACAKTIR. HEPINIZE KOLAY GELSIN!]



[KAYGAN HAYAT OLUŞUMU ALTINDAKİ BU DERGİ VEYA FANZİN - SİZ HER NE DERSENİZ - 31 ÇEKEN HER AYIN 31’İN DE MÜMKÜN OLDUĞUNCA KAYGANHAYAT.BLOGSPOT.COM ADRESİ ÜZERİNDEN YAYIMLANACAKTIR.
BU METİNLER TOPLULUĞUNUN ELLE TUTULUR HALİNİ TEMİN EDEBİLMEK ARTIK İMKANSIZDIR. ÇÜNKÜ BU FMT, 31 OCAK 2013 PERŞEMBE GÜNÜ SON SAYISI İLE TARİHİN İĞRENÇ, KANLI SAYFALARI ARASINDA KAYBOLACAKTIR.]



1


Denizden gelen bir şeyler var bu hayatta insana
Akit ve elmaslar, sanki bizi yolumuzdan çıkaran bir şeyler var
Coşkunluklar, parlamalar, esrime
Beynimiz, kalbimiz, akciğerlerimiz, karaciğerlerimiz, böbreklerimiz, parmak uçlarımız ve belki gözlerimiz
Niyetlerimiz mi bizi yönlendiren, amaçlarımız uğruna yaktıklarımız mı bizim dumana dönüşen vicdanımız veya ne
Yırtıldı sanki gömleğim ve içimden göklere yükseldi edebi benliğim
Göt yüzünden gelen bir şeyler var ve biz onları görebilmek için çabalarken onlar bize dokunmak için parmak uçlarını bizlere uzatmışlar ve her dokunuşlarında ve her dokunuşlarında ve her dokunuşlarında
Bizimle yolda yürüyen sen değilsin, o değil, ben değilim
Kendimle yalnız olmam gerekiyor veya gerekmiyor ama hislerim beni sürüklüyor, kayboldum ve acı çekiyorum
Dehlizlerden çıkan şeytani ruhlar adına sesleniyoruz sana ve diyoruz ki, o güzel kulaklarının içindeki kulak kirlerini aşarak ve çarparak, yosun bağlamış olan kulak zarına: “Hayat o kadar anlamsız ki o anlamı aramak yerine, sana vaat edilen hayatı yaşa ve herkes gibi kaybol.”
Hayat ne kadar anlamsızsa mıdır yaşamımız o kadar mıdır anlamlı veya yaşamımızı ne yapar anlamlı ki hayattan zevk almaya başlamak ve mutluluk
Dalgaları aşmak için ya onları yaracak gücün olacak ya da onların boşluklarını kollayacaksın ki hasar görmeden geçip gidebilesin.


2




Duman üflemek üzerine konuşulduğu zaman veya duman çekmek üzerine, hiç düşündünüz mü dumanla yaşadığımızı veya dumanın her daim yanımızda olduğunu.
Duman alma vakti geldiyse eğer bu sigaradan,
Bir duman çekerim ve İstanbul’u seyre dalarım.
Dememişse de şair, deseydi gerçekten çok iyi otururdu, sallanan koltuğuna ve dinlerdi radyosundan 1959 yılının ilk müziğini. Elinde belki bir duble viski ve ağızının hemen kenarın bir sigara. Belki bir sigara veya belki de bir cigara.


3

A

Nedenlerimizi bulamadığımız için sanırım bir oradan bir oraya sürüklenip duruyoruz, bu hayatın içinde ama nedenlerimizi bilseydik de ne kadar eğlenceli olurdu yaşantımız bunu da sormak mı lazım, emin değilim.
Tiyatrocular; sanat ve halk için varlar, mimarlar; yaşam şartlarımızın iyileşmesi ve insanlık için varlar, kasaplar; ekosistemin döngüsel devamı ve insanlar için varlar ama bir tiyatrocu tiyatro için mi yaşıyor, onun nedeni bu mu, başka bir nedeni olamaz mı? Bir mimar veya kasap içinde geçerli bu soru veya bir ortodontist için de geçerli veya bir yazar veya bir okuyucu içinde geçerli. Biz bunların nedenlerini karşılamak için mi varız? Dünyanın neresine katkıda bulunmak için var olduğumuzu mu, yoksa dini kitaplarda belirtilen sonunu getirmek için mi Dünyanın biz insanlar varız? Bu mudur yani?
Oradan oraya sürüklenmişimdir hep, yaşama amacımı ararken.
Ben hala bir göt taşı gibi oradan oraya uçuyorum ve bir gün herhangi bir gezegenin yörüngesine veya atmosferine girmekten kendimi alamayacak ve yere toslayacağım. Bu toslama ile en ufak parçalarıma ayılıp, tos toprak olacağım. Bir gün yağmur yağacak ve ben iyice ayrışacağım, denizlere veya göllere karışacağım - eğer o gezegende nehirler, göller, akarsular ve denizler varsa; hatta en önemlisi, her şeyin başı su varsa.
Bulamaç olmuş, bir balçık misali denizin dibindeyken bir göktaşı düşecek tepeme ve ben moleküllerimin reaksiyona uğraması ve radyoaktivite sonucu değişime uğrayarak, iyice ve iyi ki yok olacağım.
Sanırım bir göt taşı olarak Dünyaya - gezegeni Dünya olarak düşünürsek - geldim, hayatın zorlu şartlarında ayakta kalmaya çalıştım; belki biraz değiştim ama yine de yok olmamaya çalıştım ama zamana meydan okumak imkânsız ve o an geldi ve öldüm, yok oldum.

B

Nerelerden geldiniz, nerelere gidiyorsunuz veya niye gidiyorsunuz? Kalın burada, oturun, kurulun koltuğunuza, açın biranızı, şöminenin çatırtısında ve o hafifletilmiş aydınlıkta.
Hayatın tadını çıkarmadıktan sonra yaşamanın ne anlamı var be!
Bu gün bitti ve bu gün 18.08.2012 ve şu an yanımda bir bira var ama maalesef sigaram yok, olsa da içemem. Saat 23.35.
Keyifler gıcır, kulaklarım cızırdıyor, uzun zamandır giremediğim uhrevi duygulara girdim bu gece ve yazıyorum. Hayatın anlamı bu mudur? Benim için mümkün…
- Ben niye bu kadar yalnızım ya!
- Çok sıkıldım ben ya!
- Nereye sıkıldı?
- Metro.
- THE AND -


4

‘Bir gün bir bakmışsın ve aslında yokmuşsun.’
Deniz durgundu bu sabah ve her sabah ama benim fark etmem uzun zaman aldı. Fark edebildiğimde artık her şey için çok geçti ama uğraştım, olmadı. Olmamasının nedeni artık çok geç olmasıydı.
Terk etti.
Onu seviyordum ama işime âşıktım. Her gün özenle hazırlanıp işe giderdim, yıl dönümlerine gösteremediğim özeni işe her gün giderken gösteriyordum. Şirketin hiçte gözde bir elemanı değildim, patronun oğluydum. Evet, babam parayla oynayan kişiydi ve hiçbir derdim yoktu ama çalışmayı seviyordum veya çalışma ortamını demek daha doğru olur.
Anladığını anlamamam benim sonumu getirdi, yoksa önlemimi alırdım. Hayır, ayrılırdım.
Her gün yanından geçtiğim denizi nasılda fark edememişim bunca zamandır? Tıpkı onu gözleri gibi, tıpkı o gibi kokuyor ve…
Zengin ve şımarık çocuk, hep yalnızlık mı var bu hayatın sonunda? Herkesi kaybettim; arkadaşlarımı, sevgililerimi, kardeşimi ve annemi.
Gökyüzüne bakıyorum da, ne kadar engin bir boşluk ve biz ne kadar küçük yaratıklarız. Aşkı, sevgiyi kaldırabilecek bu gücü kendimizde, bu aciz bedenimizde nasıl bulabiliyoruz?
Sevgilim, senin değerini anlamam için üç yıl geçmesi ve bu üç yılı boş yere geçirmek…
Derinliklerde harikalar yatıyor, denizin dibinden yaşam fışkırıyor. Biz insanlardan bir yaşam fışkırıyor. Geleceğe bir adım atıyoruz ve her attığımız adım bizi daha da derinlere götürüyor.
Yeni öğrendim bebeğim, senden özür dilerim. Geleceğe bir adım atacağımızı yeni öğrendim ve çok heyecanlandım. Baba olacağım ve sende güzel yavrumun annesi. Beraber büyüteceğimiz, harika bir varlık geliyor, senin o harika derinliklerinden.
Çok düşündüm…
Ben bu zengin ve şımarık çocuğu rafa kaldırabilir miyim diye, evimin babası olabilir miyim diye. Evet, olabilirim. Adam gibi çalışıp, babamın eteği altından çıkabilirim - etek mi, mecazi olarak yani. Evime, aileme, çocuğuma bakabilirim.
Bebeğim, bir tanem; seni bir daha asla aldatmayacağıma, seninle beraberken sorumluluk alarak ailemin babası olacağıma, çocuğuma harika bir baba olacağıma, her gece bir kulübe gitmeyeceğime ve senin için artık zengin, şımarık bir çocuk gibi davranmayacağıma söz veririm.
Çok ama çok düşündüm…
Beni terk ettin, bana düzelmem için şans verdin, “Ya adam ol ya da defol!” dedin. Zamanımı düşünerek ve bazı kararlar alarak geçirdim ve sana bunu yazdım. Belki beni affetmişsindir veya bu sözler senin için hiçbir anlam ifade etmiyordur.
UMRUMDA DEĞİL!


5


Öldüğümü fark ettiğimde 13 yaşındaydım. Daha çok genç ve yaşlıydım. Gençtim çünkü daha pompaya çıkamamıştım, yaşlıydım çünkü ailemin tüm sorumluluğu 8 yaşımdan beri omuzlarımdan inmemişti.
Babam evi terk ettiğinde 4 yaşındaydım ve 2 kız kardeş, bir anne ve ben evde, tek odalı bir evde yapayalnız kalmıştık. Annem evlere temizliğe giderken ben büyümeye çalışıyordum, komşuların kucağında. Hiç birini sevmezdim; hem onlara muhtaçtık, hem de ailemiz hakkında çok konuşurlardı.
8 yaşına gelince mendil satarak geçinmeye çalıştım. Geçinemedik. İş öğrenmem gerekiyordu ve öğrenebileceğim tek yer sokaklardı. 1 veya 2 ay sokaklarda yaşadım.
Bizden daha beter insanlar olduğunu gördüm. Evsiz, ailesiz ve umutsuz… Hepsiyle yaşadım, onların hayatını. Bana çalmayı öğrettiler.
Yakalanmaktan çok korkar olmuştum.
10 yaşıma gireli 5 gün olmuştu. Sokaklarda turluyordum, İstiklal’de. Kalabalık o saatlerde ve aslında her saat neredeyse kalabalık. Bir salağın cüzdanını arakladım. İçinden iyi bir miktar para çıktı ama birde rozet. Herif polis çıktı ve ben o gün bu işin sonunda yakalanırsam aileme kim bakacak diye düşünmeye başlamıştım.
Doğru dürüst yaşayamaz olmuştum. İçiyordum, ne bulursam onu içiyordum. Daha 10 yaşındaki bir çocuk içkiye alışmıştı. Sokaklarda çok hal görmüştüm ama çokça da rezillik kapmıştım. Annem çok üzülüyordu bu halime, kız kardeşlerim okuyor ve ben içiyordum. Annem her gün ağlıyordu, dayanamıyordum artık.
Artık bir büfede çalışıyordum. Karnımı ve karınlarını doyuracak parayı kazanıyordum ama bağımlıydım. Gün içinde içemediğim için geceleri içiyor ve annemi ve kardeşlerimi kırıp, parçalıyordum. Aile iyice dağılmıştı. Ben de. Sanırım son günlerimi yaşıyordum artık.
12 yaşımdaydım ve hayattan yorulmuştum. Bitsin istiyordum her şey. Bu çileli yaşam, annemin ağlamaları, kız kardeşlerimiz bana olan öfkesi ve babama olan sevgim.
O gece oradan geçmeseydim ölmeyecektim.
Büfeden çıkmış yürüyordum, sokağın birinde. Elimde votka şişesi. Sesler dudum, oraya yöneldim ve gözlerimi açtığımda 13 yaşındaydım.
13 yaşında anladım öldüğümü. Yaşamıyor ve yaşlanmıyordum artık.
1 sene koma ve sonunda ölüm. Kısa ama öz bir hikâye…


KİTAP TANITIMI


“Şimdi Jack, Louanne, ikinizin de bütün kıyafetlerinizi çıkarmanızı --- kıyafet kadar saçma bir şey olabilir mi --- ve göbeklerinizi benimle beraber güneşlendirmenizi istiyorum. Hadi!”
Batıya, güneşe doğru gidiyorduk; ışıkları ön camdan içeri giriyordu.
“Biz ona doğru giderken açın göbeğinizi.”
Louanne üzerindekilerin hepsini çıkardı; oyunbozanlık yapmamaya karar vererek ben de aynısını yaptım.
Ön koltukta oturuyorduk. Louanne nemlendirici kremini çıkardı ve eğlence olsun diye sürdü bize. Arada sırada kocaman bir kamyon yanımızdan geçip gidiyordu: yüksekte oturan şöför içere iki çıplak adamla oturan, çıplak, fıstık gibi sarışını bir an için görüyordu: arka pencereden, kaybolup giderken yoldan çıktıklarını görebilirdiniz.

YOLDA (On The Road) - Jack KEROUAC (Ayrıntı Yayınları - Orijinal Rulo, Sayfa: 202)




6


YALNIZ BİR ADAMIN YALNIZLIK HİKÂYELERİ


1

Saat gecenin 3’ü.
Elimde eski bir fotoğraf, üçümüzde mutluluktan gülümsüyoruz. Sağımdaki sehpada bir kutu bira, 50 cl’lik. Ağzımda sigaram yanıyor. Ağlıyorum.
Bu gece yeni bir yıla girdi tüm dünya ve ben hala 1991 yılının o yazındayım. Geçmişim şu anım olalı çok oldu. Neredeyse 10 yıl…
1991 yılının yazını düşünüyorum da, ikimizde çok mutluyduk. Her gün bir yerlere gidiyor ve eğlenmek için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Bir gün evde oturuyorduk, Modadaki çatı katında. O kitap okuyordu, kitabın adını hatırlayamıyorum. Ben hem içiyor hem de radyodaki adamın konuşmasını dinliyordum. Öğlen veya akşamüstü vakitleriydi, hep karıştırmışımdır bu iki zaman kavramını ama artık karıştıracak bir zaman kavramım kalmadı. Artık bana her an gece, her anım karanlık. Kitabını koltuğun üzerine koydu ve bana dönmeden, karşıdaki evin anteninin uç noktasına bakarak veya da ben öyle sanıyorum, “Ben hamileyim.” dedi. Yaptığım her şeyi bir kenara bırakarak ona bakmaya başladım. Ne bir ifade vardı suratımda ne de bir söz söyleyebildim. Boş boş suratına bakıyordum. Bana döndü bu sefer, sanırım yüzümün girdiği şekli görmek için. “İstemiyorsan aldırırım ama onu çok merak ediyorum.” dedi ve “Hayır, onu aldırmayacağım ama istemiyorsan… Yani istersen ayrılabiliriz.” diye devam etti. “Hep bir kızım olsun istedim.” dedim koltukta arkama yaslanarak. Bana bakıyordu ama bir merak ifadesi vardı yüzünde. “Ama ona nasıl bakacağız? Biliyorsun kitaplarım satmıyor.” dedim. “Ben işe yaramaz bir adamım, benden yazar olmadı baba nasıl olacağım?”. Yanıma gelmek için oturduğu koltuğun ucuna kadar geldi ve kalktı, yanıma oturdu. Bana o kadar yaklaşmıştı ki beni öpeceğini sanıyordum ama o iki eli ile kafamı arasına aldı ellerinin, “Senden yazar oldu ama yayımcılar yayımcı değil ve senden harika bir baba olacak. Bunu hissediyorum.” dedi.
“Sen onun kahramanı olacaksın.”
Ben onun kahramanı olmuştum ama o kahraman kendine acıyan ve aslında ailesine bakabilen ama bunu bir türlü anlamayan salak bir adamdı.
O gece bu güzel haberi kutlamak için yemeğe çıktık, birkaç arkadaşla beraber. Gecemiz harika gidiyordu. Espriler havada uçuşuyor, anıları olan kardeşlerimiz anılarından bize dersler veriyordu. Eve döndüğümüzde hemen yattık ama uyuyamıyordum. Onu koruyabileceğimden şüpheliydim ve korkuyordum.
Bebeğim uyuyordu. Ben yavaşça kalktım ve onu uyandırmamaya çalışarak salona geçtim. Koltuğuma oturdum ve gelecekteki beni düşünerek içmeye başladım.
Hayatımda ilk defa geleceği düşünüyor ve korkuyordum gelecekten ama içimde çok büyükte bir heyecan vardı. Ona sarıldığımı ve teninin kokusunu içime çektiğimi düşündükçe suratıma kocaman bir gülümseme yayılıyordu. Her zaman yaptığım gibi son kararımı vermiştim, “Onu istiyorum ve onun için her şeyi yaparım.” dedim kendi kendime.
Bebeğim sabah olduğunda beni yanında bulamayınca korkmuş ama salona geldiğinde yüzümdeki koca gülümsememle beni uyur, pardon sızmış halde bulunca yanıma gelip, beni öpmüş ve uyandığımda bana sarılmış yanımda yatıyordu. Bebek ortamızda kalmıştı…






7


Samur mu?                                       

Su samuru, samur oldu.                                                    
Çamurda hamur oldu.                                                     
Kuma düştü,                                                                  
Kâmuran oldu.                                                              
Yamuk yumuk bir yağmur oldu,                                     
yağdı suya karıştı.                                                           
Tekrar su samuru, samur
oldu.

Bir Cinsellik Şiiri

Yumurtalar sarardı, soldu
Yarak boynunu büktü veya eğdi                                                  Kolay Gelsin!!!
Taşaklar büzüldü ve
kıllar döküldü
Sikimden salgılanan öz suyu
kesildi
Sanırım benim işim bitti.
























8

29.09.’012 - 30.09.’012
Cumartesi Gecesi

Radyopromiel.com Açılış Partisi gereği bol içkili bir parti ve masraflı da, yaptık.
Gecenin açılışını 35’ Yeni Rakı ile yaptık. Kasımpaşa Fenerbahçe’ye 2 çaktıktan sonra türkülerle coştuk. Bu bizi kesmedi ve kişi başı bir Tuborg Bira alarak ki tabii ki Gold, sahile gittik. İçip dertlerimizi döktükten sonra, ya sanma öyle “Hüzünlü değilim, mizacım bu!”, bu biranın bize yetmediğine kanaat getirerek gidip bir triple daha çektik, yine ilk durağımızda ve türkülerimizle beraber.
Bu da çektirmedi, “Bakma öyle hüzünlü değilim, mizacım böyle!” dedikten sonra kalkıp oradan bir üçleme daha yapmak için yeniden ve yine Tuborg Gold Biralarımızı, çikolatalarımızı ve çekirdeğimizi alarak yolculuğumuza başladık.
Çürük bir SGK* bulana kadar oturduk, yürüdük, konuştuk, bağırdık ve belki haykırdık. Sonunda mekânımıza geldiğimizde oturduk, tabii ki de oturmak için SGK’ya tırmandık önce. İçtik ve üşüdük, içtik ve üşüdük.
*SGK: Sahil Güvenlik Kulesi

9


Yürüdüm hep!
Bir şeyleri bulmak için yürüdüm, zevk uğruna yürüdüm, takip etmek için yürüdüm, ulaşmak için yürüdüm. Ama hep yürüdüm!
Baktım da!
Yürürken hep baktım. Evlere baktım, havaya baktım, insanlara baktım, çocuklara baktım, kadınlara baktım, kızlara baktım, erkeklere baktım, adamlara baktım, gaylere baktım, travestilere baktım, lezbiyenlere baktım, pezevenklere baktım, orospulara baktım, böceklere baktım, havlayan köpeklere baktım, miyavlayan kediye baktım, uçan kuşa, gıdıklayan tavuğa baktım, aynaya baktım ve “Hay, tipimi sikim.” dedim. Otobüse, taksiye, minibüse, dolmuşa, uçağa, tramvaya baktım, tüm sonu ‘-hane’ ile biten mekânlara baktım. Ama hem yürüdüm hem baktım.
“okuyan mı Gezen mi Bilir?”
diye sorarlar ya, Gezen tabii ki de.
Gezen sabit okumuşların mekânlarına gider ve o, okumuşlardan öğrenir ve düşün bakalım daha çok eben mi bilir, kim bilir
Kim bilir?